İkinci Dünya Savaşı’nın nükleer güçle sonlandırılmasının ardından doğuda yükselen güç olan SSCB ile batıdaki karşıtı ABD arasında bir güç çekişmesi başladı. Bu iki ülkeden ABD, serbest piyasa ekonomisi ve kapitalizmle gücüne güç katmaya çalışırken, Sovyetler ise bunun tam tersi bir ekonomi yönetim modeline sahipti: sosyalizm. ABD bireysel, sosyal ve ekonomik özgürlüğü savunarak insanların maddi gelir getirecek girişimlerini destekleme yoluna giderken, Sovyetler’de ise insanların bireysel mülkiyet hakkının olmadığı, her şeyin devlete ait olduğu, ancak insanlar arasında ekonomik refah eşitliğinin sağlanmaya çalışıldığı bir sistem uygulanmaya çalışılıyordu. Yönetim anlayışlarındaki bu farklılık onları birbirinden daha da zıt kutuplara itmekte ve birbirlerine karşı çeşitli paranoyalar beslemelerine yol açmaktaydı. ABD bireysel mülkiyet ve ekonomik özgürlük gibi konularda vatandaşlarına sağladığı destek sayesinde kısa sürede zenginleşti. İnsanlar kendileri için çalışıyor, ticari girişimlerde bulunuyor; sonuç olarak, kendi işleri başarılı oldukça ve şirketleri büyüdükçe ülke ekonomileri de giderek büyüyordu. Ancak insanın ruhundaki açgözlülük maalesef başarıya doymuyor. ABD’de kendileri için şirket kurup kendileri için şirketleri yöneten insanlar, giderek küresel ölçekte devasa şirketlerin sahibi oldular ve tabii ki kendi topraklarında artık büyümelerine imkân kalmayınca başka ülkelerin ve halkların kaynaklarına göz diktiler. Bunu yapabilmek için sadece kendi devletlerini de değil, deyim yerindeyse, birçok devleti satın aldılar. Sovyetlerde ise bu durumun tam tersi bir seyir söz konusuydu. İnsanlar devlet mülkünde ve devlet için çalışmanın kutsallığını kavrayamadılar; dahası, Sovyet yönetiminin paranoyalarıyla uyguladığı sert politikalar, onların devletlerinden giderek soğumalarına yol açtı. Ancak yine de 1950'lerden Sovyetler Birliği'nin dağıldığı tarih olan 1990’lara kadar iki ülke arasında Soğuk Savaş adıyla dünya tarihine geçen ve yarım asır süren bir mücadele başlamıştı.
Bu iki ülke arasında savaşın soğuk, yani sıcak çatışmadan uzak yaşanmasının en büyük nedeni iki ülkenin de nükleer güç olmasıydı. Yani iki ülkenin sıcak çatışmaya girmesi sadece kendileri açısından değil, tüm dünya açısından da büyük felaketlere yol açabilme potansiyeli taşıyordu. ABD ve Rusya Soğuk Savaş yıllarında atmosferde, denizlerde, okyanuslarda ve yeraltında birçok nükleer test gerçekleştirdi. Savaş alanında orduları ve askerleri karşı karşıya gelmeyen bu iki ülkenin mühendisleri ve bilim insanlarının dehaları, nükleer test sahalarında birbirleriyle büyük bir rekabet içindeydi. Bu testler sırasında atmosferde radyoaktif serpinti adı verilen bir kirliliğe yol açtılar. Atmosferde biriken Stronsiyum-90 adı verilen bir element o günlerde doğan insanların vücudunda yer alıp kemiklerinde kalsiyumun yerini işgal ediyordu ve doğan yeni bebeğin vücudunda ömrü boyunca yumuşak dokulara radyasyon yayıyordu. 1963’te atmosferdeki stronsiyum miktarı tavan yapmıştı. Bilim insanlarının araştırmaları bu gerçeği ortaya koyduktan sonra, 1963’te imzalanan bir anlaşmayla atmosferde, uzayda ve su altında nükleer testler yasaklandı. Bundan tam 10 yıl kadar sonra, 1972'de (ABM) Anti-Balistik Füze Anlaşması'na taraflar imza attı. Taki 2002 yılına gelinip de ABD Başkanı George W. Bush, ulusal bir füze kalkanı kurmaları gerektiğini söyleyerek, bu anlaşmadan ABD’nin tek taraflı çekilmesine kadar nükleer testlerin sayısı oldukça sınırlı bir sayıya indirgenmişti.
ABD’nin 1972 yılında Sovyetler ile arasında imzaladığı antibalistik füze anlaşmasından (ABM- Anti-Ballistic Missile) 2002 yılında çekilmesi üzerine, ki bu anlaşma iki ülkenin nükleer silah konusunda karşılıklı olarak bazı sınırlamaları kabul ettiği anlamına geliyordu, Rusya, ABD’ye karşı stratejik açıdan bir üstünlük ve caydırıcılık kazanma adına yeni bir füze teknolojisi üzerinde çalışmaların startını verdi. Özellikle 2007 yılında ABD’nin Avrupa’ya füze savunma sistemleri konuşlandırmasıyla Vladimir Putin projeyi daha da hızlandırdı. Bu tarz askeri projeler genellikle büyük bir gizlilik içerisinde yürütülür, ancak şu an için Rusya’dan sızan ve basına yansıyan bilgilere göre Avangard adı verilen sistem çoktan geliştirilmiş durumda.
Avangard füzesi, bir hipersonik füze, 6000 km menzile sahip ve sesten 12 ila 27 kat daha hızlı uçabilmekte. Ağırlığı 2 ton olan füzenin tasarımsal konsepti, kıtalararası balistik füzelerde görmeye alışık olduğumuz türden. Füze önce atmosferin dışına ya da uzayın sınırı diye tabir ettiğimiz bölgeye uçuyor, sonra atmosfere giriş yaparak hedefi vuruyor. Ancak balistik kelimesinin anlamına çok da uymayan bazı özellikleri var. Balistik kelimesi köken olarak Latince'den gelmektedir. Antik Yunanların fırlatmak anlamında kullandıkları ballo kelimesi ve yine Antik Yunan döneminde büyük çaplı okların fırlatma aracı olarak kullanılan ballista isimli silahın isminde aynı kök kelimenin bulunduğunu görmekteyiz. Yani aslında bir taşı fırlatmak da aynı eylemi yansıtmaktadır ve kıtalararası balistik füze kavramı için de benzer bir durum söz konusudur. Bir kıtalararası balistik füze ateşlendikten sonra yeniden yönlendirme veya hedefi doğru bulması için ek bir müdahale genellikle yapılmaz. Füze fırlatılmadan çok önce gerekli hesaplamalar yapılır ve kıtalararası balistik füzeler genel olarak supersoniktir; yani ses hızının en fazla 5 katına kadar çıkarlar. Ses hızından 5 kat daha hızlı uçan nesnelere hipersonik adı verilmektedir. Avangard füzesi ise bu konuda rekor hızlara sahip, bununla beraber balistik kelimesinin anlamına aykırı özellikler barındırmakta. Basına açıklanan verilere göre, bu füze tıpkı bir seyir füzesi gibi havada manevra yapabilmekte ve rotasını değiştirebilmekte; tabii hedefine yaklaşıncaya kadar uzayın sınırında atmosfere giriş noktasında hareketini sürdürmesi ve bu sırada ısınmanın etkisiyle etrafında oluşan iyonize hava kütlesi, bu füzenin radarda tespitini de zorlaştırmakta; füze hedefine yaklaşıncaya kadar fark edilemiyor.
ABD’nin 1950’lerde ortaya attığı, sonrasında Soğuk Savaş yıllarında daha da ilerlettiği ama pratikte uygulanmayan (rods of god) tanrının mızrağı projesinde ise, konsept olarak tungsten’den imal edilmiş, ağırlıkları birkaç ton olan çubuklar atmosfer dışında konuşlandırılacaktı ve istenildiğinde bu çubuklar Dünya yörüngesinden istenilen hedefin üzerine bırakılacaktı. Herhangi bir patlayıcı veya harp başlığı taşımayan saf tungsten mızraklar, hedeflerine yalnızca kinetik enerjiyle zarar verecekti. Peki bu kinetik enerjinin miktarı ne ve tehlikesi sizce ne kadar olabilir? Basitçe, ortaokul yıllarında fen derslerinde öğrendiğimiz formüle göre kinetik enerji, bir cismin kütlesi ile hızının karesinin çarpımının yarısına eşittir. Bu konseptle birkaç ton ağırlığındaki tungsten çubukların yerçekimi etkisiyle kazandıkları hız sayesinde kilotonlarca tnt eşdeğeri enerjiye sahip olmaları mümkün. Hiroşima'ya atılan atom bombası 15 kiloton tnt, Nagazaki'ye atılan atom bombasının ise 21 kiloton TNT'lik bir enerjiye sahip olduğunu biliyoruz. ABD’nin tasarladığı tanrının mızrağı konseptinin atom bombasından tek farkı, kullanıldıktan sonra ekstra nükleer kirliliğe ve çevre sorunlarına yol açmaması gibi görünmekte.
Otaokul Fen Derslerimize Dönecek Olursak
Senaryo: 2 ton ağırlığında bir tungsten metal çubuğun, atmosfer dışından düşerek Mach 10 (ses hızının 10 katı) hızla yeryüzüne çarpması.
1. Veriler
- Kütle (m): 2 ton = 2000 kg
- Ses Hızı (vs): 343 m/s (deniz seviyesi referansı)
- Çarpma Hızı (v): 10 × 343 m/s = 3430 m/s
2. Kinetik Enerji Formülü
Ek = ½ × m × v2
3. Hesaplama Adımları
Ek = 0.5 × 2000 kg × (3430 m/s)2
Ek = 1000 × 2,941,225
Ek = 11.765.020,000Joule (J)
Sonuç ve Değerlendirme
Tungsten çubuğun çarpma anındaki kinetik enerjisi 11.765.020,000 (yaklaşık 11.76 Gigajoule - GJ) olarak hesaplanmıştır.
Karşılaştırma: Bu enerji, kabaca 2.8 kiloton TNT patlayıcısının yaydığı enerjiye eşdeğer yıkıcı bir güce sahiptir. Bu da Hiroşimaya atılan atom bombasının yarısından fazla bir yıkıcılık anlamına gelir.
Tüm bunların yanında, Birleşmiş Milletler himayesinde 1967 yılında imzalanan ve kitle imha silahlarının yörüngeye veya gök cisimlerine yerleştirilmesini yasaklayan Dış Uzay Antlaşması olarak bilinen antlaşma günümüzde hâlâ geçerlidir ve 118 ülke tarafından onaylanmıştır. ABD ve Rusya, yani o zamanki Sovyetler Birliği, bu antlaşmayı imzalamışlardır. Hatta antlaşmanın resmi metinlerini saklama, onay belgelerini kabul etme ve süreci yürütme yetkisi ABD, Rusya ve Birleşik Krallık hükümetlerine verilmiştir.
Peki, yukarıda bahsettiğimiz hususlar bu antlaşmanın hükümlerine ters değil mi? Yoksa nükleer silah edinme konusunda dünya genelinde uygulanan çifte standartlar bu antlaşma içinde mi aynen uygulanmaya çalışılıyor? Ben güçlüyüm, ben istediğimi yaparım ama sen yapamazsın; ben nükleer silah geliştiririm ama sen geliştiremezsin gibi.
Bana sorarsanız, insanlık bu devasa AR-GE bütçelerini, paha biçilemez mühendislik dehasını ve teknolojik üretim kapasitesini birbirini yok etmenin yeni yollarını aramak yerine küresel barışın inşası ve toplumsal refah için seferber etseydi, bugün savaş kavramını sadece tarih kitaplarında okuyor olurduk. Uzayın sınırından gezegenimize ölüm yağdıracak sistemler tasarlamak yerine, bilimi ve teknolojiyi gelecek nesilleri aydınlatmak ve onlara problem çözmeyi, daha yaşanabilir ve adil bir dünya inşa etmeyi öğretmek için kullanmalıyız. Bilimin asıl gücü yıkımda değil; insanlığı birleştirecek, kaynakların ortak ve verimli kullanımını sağlayacak, evrensel barışı tesis edecek adımlarda yatmaktadır. Eğer o parlak zihinleri silahlara değil de eğitime, bilimsel gelişmelere ve ortak yaşam kültürüne odaklarsak, zaten hiçbir ulusun bir başkasının topraklarına veya kaynaklarına göz dikeceği bir savaşa da ihtiyacı kalmayacaktır.
Bilim ve Teknoloji Birimi Başkanı
Ömer KÖYLÜ