İklim, Bilim ve Gelecek: Doğaya Karşı Değil, Doğayla Birlikte
İnsanlık bilimi binlerce yıldır geliştirmekte; insan bilincinin doğası gereği merak eden bir yapıya sahiptir. Bu bütün insanlar için böyledir. Doğduğumuz günden itibaren çevremizi merak eder ve keşfederiz. Tabii, gelişimimizi sürdürürken merak ettiğimiz konular hayatımız boyunca değişir. Kendimizi ve çevremizi, çevremizde olan biteni anlamak amacıyla hayatımız boyunca bize sunulan bilgiler ışığında düşünürüz. Bu, hayata ve dünyaya bakış açımızı ömrümüz boyunca değiştirir ve geliştirir. Hayat yolculuğumuz sırasında bireysel olarak yaptığımız bu uğraşı, sosyal bir varlık olarak geniş kitlelerle birlikte yapmaya çalıştığımızda daha derin ve felsefi sorular ortaya çıkarır. Ampirik sorularla varoluşumuzun nedenlerini, evreni, doğayı ve çevreyi anlamaya çalışırız.
Tüm bu uğraşılarımızla, binlerce yıl önce bugün birçok pozitivistin bilim olarak kabul etmediği, ancak modern bilimin ve bilimsel düşüncenin temelini teşkil eden felsefeyi ortaya çıkardık. Tabii, bununla yetinmedik; düşünebiliyorduk ve bilgi ortaya çıkarıyorduk. Ancak bu bilgilerin hangileri gerçek, hangileri ise sahteydi? Bu düşünceler ise bize ontolojiyi ve epistemolojiyi hediye etti. Gerçek bilgiyi sahte bilgiden ayırt etmeye ve kesinlik kazandırmaya uğraşmamız sonucunda deneyler ve gözlemler icat ettik. Artık bilgiyi sadece üretmiyor; ürettiğimiz bilginin genel geçer kurallar olup olmadığını deneylerle teste tabi tutuyorduk. Sonuç olarak pozitivizmi ortaya koyduk.
Bilimin gelişmesi için bizi ilk yola çıkaran düşünce ve gaye, kendimizi, doğayı, çevreyi ve evreni anlamaktı. Düşünen bir insan olarak anlamak güdüsünden asla vazgeçmedik. Dahası, bu şekilde bilim geliştirmek bizi yaşadığımız çevrede müthiş bir konfora da kavuşturdu. Bilimin keşifleri sayesinde ürettiğimiz teknoloji hayatımızda çok büyük değişikliklere ve kolaylıklara vesile oldu. Bilimin keşifleri ve ürettiği teknik araçlar tarım yapmamızı sağladı ve kolaylaştırdı. Bu sayede yerleşik hayata geçtik. Hayvanları evcilleştirdik, artık karnımızı doyurmak için farklı diyarlara göç etmek veya avlanmak zorunda değildik. Ürettiğimiz bilgiyi aktarmak ve sonraki nesillere miras bırakmak amacıyla yazıyı geliştirdik. Yazının geliştirilmesi toplumsal iletişimimizi artırdı. Yazının icadı sayesinde organizasyonlarımız güçlendi ve artık küçük kabilelerimiz daha geniş coğrafyalara yayılan devletlere dönüştü. Bu noktadan sonra farklı dilleri konuşan medeniyetler birbirlerinin sınır komşuları haline geldi ve bu durum büyük bir mücadeleyi beraberinde getirdi.
Bu yarışta kendi üstünlüklerini ve ihtişamlarını kanıtlamaya çalışan krallar ve toplumlar, daha önceleri yalnızca konfor düzeylerini yükseltmek için bilim yaparken, artık uygarlıklarının üstünlüğünü de kanıtlamak amacıyla bilimle uğraşmaya başladı. Artık bilim toplumdan önce askerlerin ilgi alanına girmişti. Rakip uygarlıkları askeri alanda mağlup etmek, hele hele de kendinden üstün veya daha kalabalık orduları alt etmek için bilim sınırsız imkânlar sunuyordu. Krallar şehirlerini ve halklarını korumak için yüksek surları ve aşılmaz duvarları olan kaleler inşa ettiler. Bu kalelerin inşası için matematik, kimya ve fizik bilmek; bu bilinen bilgiyle inşaat teknolojileri geliştirmek gerekiyordu. Kendisinden daha kalabalık ve silahça üstün orduları alt etmek isteyen komutanlar tarihte ilk ilkel kitle imha silahlarını, balistaları ve mancınıkları ürettirdi. Peşinden ateşli silahlar olarak ilk toplar üretildi. Artık devasa surlar inşa etmeye çalışmak insanların güvenliğini sağlamak için yetersizdi. Artık korunaklı kaleler pek de kullanışlı değildi. Birbirinin sınır komşusu olan iki medeniyetin birbiriyle olan rekabeti bu iki medeniyetin ellerinde var olan kaynakları birbirlerine karşı korumak için o kaynakları tüketmesine ve kontrolsüzce teknoloji üretmesine neden oluyordu. Bu devletler genişleme arzusuyla tıpkı kanserli bir hücre gibi agresif bir biçimde yeni fetihler yapıp ülkeleri fethetmek gibi bir uğraşa girmişlerdi.
Küresel iletişim, haberleşme ve ulaşım teknolojilerinin yaygınlaşmasıyla artık tüm dünya devletleri fiilen olmasa da birbirleriyle sanal sınır komşusu haline gelmiş durumda. Savaşlar ve klasik realist uluslararası ilişkiler teorisyenlerinin iddia ettiği üzere, kurulan her devlet genişlemesini sürdürmek ve hegemonya kurabilmek için rakiplerini alt etmek ve onların geri kalmasını sağlamak zorundaydı. Bu onlar için bir beka meselesiydi. Bunu yapmazlarsa kendilerinin yok olacağına inanıyorlardı. Geçtiğimiz yüzyıllarda askeri teknolojilerin geliştirilmesi için büyük bir çaba harcadık. Uçakların geliştirilmesi bu sebeple gerçekleşti. Yine bilgisayarların geliştirilmesiyle ilgili projelere benzer şekilde, askeri amaçlarla devletlerin bütçe ayırdığı projelerdi. Bu teknolojiler sivil halkın refahını sağlamış olsa bile, günümüzde sahip olduğumuz konforun binlerce yıldır savaşlarda ölen milyonlarca insanın cesetlerine borçlu olduğumuz gerçeğiyle acı bir şekilde yüzleştirmektedir. Küreselleşme ile birbirlerinin sanal sınır komşusu haline gelen ülkeler ve hegemonya arayışları sonucunda yaşanan dünya savaşları son yüzyıla damgasını vurdu. Aynı zamanda teknoloji ve bilim önü alınamaz bir hızla gelişmeye başladı. Birbirimizi yok etmek için geliştirdiğimiz araçlar, medeniyetimizi bambaşka bir noktaya taşıdı; şu an ise yok oluşun eşiğine getirmiş durumda.
Günümüz dünyasında küresel iklim değişikliği gerçekliği ve bilim insanlarının konuyla ilgili öngörüleri hayata geçiyor. Tahmin ettikleri felaketler bir bir gerçekleşiyor. Avrupa yüksek sıcaklıklarla mücadele ederken, önü alınamayan ve güçlükle söndürülebilen orman yangınlarıyla mücadele ediyor. Belki de artık kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor. Bilimi geliştirmemize neden olan tüm dünya medeniyetlerinin tarihindeki ilk ve reel gerçeklere mi dönsek? Bilimi doğayı tekrar anlamak ve onunla mücadele etmek yerine uyum içinde yaşamak için mi kullansak ve geliştirsek?
Sonuç olarak; insanlığın varoluş mücadelesini hegemonya, tüketim ve yıkıcı rekabet üzerine inşa etme devri artık miadını doldurmuştur. Gelecek nesillere nefes alabilen, yaşanabilir bir dünya bırakabilmemizin tek yolu; bilimi ve teknolojiyi doğaya tahakküm edecek bir silah olmaktan çıkarıp, onunla uyum içinde var olmamızı sağlayacak bir rehbere dönüştürmektir. Tıpkı ilk çağlardaki o saf merakımızla gökyüzüne bakan atalarımız gibi, evreni yenmek için değil, onun bir parçası olduğumuzu hatırlamak için bilime sarılmalıyız. Kanserli bir hücre gibi kontrolsüzce yayılan hırslarımızı; akıl, empati ve ekolojik bilgelikle terbiye edemezsek, ne yazık ki kendi ellerimizle inşa ettiğimiz bu muazzam uygarlığın yine kendi ellerimizle kazdığımız mezarına şahitlik etmekten kurtulamayacağız. Şimdi, bilimi yeniden yaşamın ve yaşatmanın hizmetine sunma vaktidir.
Bilim ve Teknoloji Birimi Başkanlığı
Ömer KÖYLÜ